20 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Ben Varım Benim Etrafımda

Okulun ilk günleri, herkesin birbiriyle tanışmaya kendini ifade etmeye çalıştığı günler. Çoğumuz, hazırlık sınıfını sorumlu geçmiş. Derslerde hocalardan korkanlar suskun, kendine fazla güvenenler yüksekten uçuyor. Ders araları geldimi, daha gruplaşmalar başlamadığı için herkes aynı cafede aynı metal masaya oturmaya çalışıyor, ki bu masalar normalde en fazla 7-8 kişi alsa da 25 kişilik sınıf mevcutu buraya sığışıp ''habamam sınıfı'' imajı çiziyor. Derslerde susanlardan biri olan ben de masada da soru sorulmadıkça konuşmayıp konuşanları yada bakışanları izleyerek tanımaya çalışıyorum. Herkes şen şakrak, espriler havada uçuşuyor, kırk yıllık dostlar gibiyiz, hele bazıları dozunu kaçırıp enseye tokat popoya şaplak moduna girmeye hazırlanıyorlar. Susuyorum, soru sorulmadıkça. Kendi çapımda gözlem yapmaya çalışıyorum.

İlk günler akıp gidiyor, hala 25 kişi aynı masada oturuyoruz. Artık konular, dersler ve dünyevi konulara dönüyor. Ben hala çok konuşamıyorum. Kendimi iyi ifade edecek, esprilerle masayı şenlendircek biri değilim zaten. Hem bu görevi üstlenenler de var. Ağzımı açıp esprili hikayeler anlatsam sanki bu adamlar hikayemi bozup kendi esprileriyle reklamlarını yapacaklar gibi geliyor. Korkuyorum onlardan o ortamda. Ya hacı bizim de bi gün şey olmuştu diyecek oluyorum biri girip kesiyor lafımı, kendi hikayesini anlatıyor. Silik bir tipim heralde. Kimse benden güzel bi hikaye beklemiyor. Bekleseler, dur be adam, şu çocukcağız da konuşsun bi, kesme diyecekler. Çocukcağızım çünkü ben. O, kendileri hep en iyi hikayeyi anlatcak olanlar, konuşulan konu hakkında en iyisi kendisi olanlar, lafını kesecek biri olsa şakayla karışık laf sokup ilgiyi kendi üzerine çekecek olanlar için ben bir çocukcağızım orda.

Yavaş yavaş gruplaşmalar başlıyor. Bu esprili, sadece ağızları laf yaptığı için her konuda iyi zannedilen arkadaşlar gruplarına kızları topluyor, benim gibi susanlar berbere gidip top ense yaptırıyor ve birbirimizi ense traşımızdan tanıyıp aynı yere oturuyoruz. Cafelerdeki böyle masalara sap masası deniyor. Yanlış mı? Hayır. Adamların tek iyi yapabildiği konuşmak olmasına ramen herşeyde en iyi kendisi gibi anlatması büyük avantaj. Kızlar neden gelsin bizim masaya oğlum? Ne gülüncek bi espri yapıyoruz ne de çekici bir özelliğimiz var. Ortaokulda sınıf birincisi olmuşum hangi kızın umrunda.

Gruplaşmalar oluşmuş ama arada aynı masada da oturuyoruz. Vize ve final haftaları gelince yani. Sınavdan çıkıyoruz, oturalım bi kritik yapalım, öpülmüş kıçın davasını kuralım diye yine aynı masaya çömeliyoruz. Sığıntı gibiyim sanki masada. Kalk bize kahve al lan dese, tabi abi dicem. Senin nasıl geçti kardeşim, diyor. Çünkü sınav zamanı kardeşlik duyguları kabardı. İyi be ahbap, 80 falan alırım, desem olur mu? Eh işte fena değil diyorum. Valla çok zordu sorular ama en az 90 alırım demesiyle bitiriyor orda beni. Vaaay be diyorum sadece. Sınav mevzusu çabuk kapanıyor masada, havadan sudan muhabbetlere dönüyor. Sen neler yapıyorsun okul dışında, antrenörlük falan yapıyor musun, diyor. Üzerime oynuyor sanki şerefsiz. Yok be abi ne antrenörlüğü, takılıyoruz işte dediğim de kötü bişey olacağını hissettim sanırım. Başlıyor adam anlatmaya. ''Şöyle antrenörüm böyle antrenörüm, geçen bir maça çıktık şöyle oldu, maçı böyle çevirdim. Sporculuk zamanımda da süperdim ben, izmirde beni tutamazlardı. Şimdiki jenerasyon benim zamanımda ki gibi değil'' Ulen biri de ''yeter be adam sus artık, bırak kendini anlatmayı'' demiyor. Masada hiçbir özelliği olmayan boş beleş adam pozisyonuna düşüyorum.

Tamam anlıyorum, anlattıkları doğrudur veya yalandır umrumda değil. Ama bırak artık kendini anlatmayı, övmeyi, ispatlamayı, ilgi çekmeyi. Başkalarına laf sokup kızlar üzerinde olumlu etki yaratmayı çalışmayı bırak. Sen işini yap, bırak insanlar seni övsün. Korkutma artık beni de o masaya oturmaktan. Senin yüzünden susmayayım ben de, iki kelam edeyim, derdimi anlatabileyim. Kim bilir belki kızlar beni de sever

not: vay be bu yazı dergide çıktıydı, de gidi

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yalnızlık

Her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında. Tek sermayesi... Sahip olduğu tek şeydir, kıymetini bilmelidir, dedi.

Yalnızdır insan. Hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır. Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur şehir şehir, ülke ülke. Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da. İnsan bir ölümü istemez bir de ondan beter bir yalnızlığı,ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında. Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi. Tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın. Aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi. Aşık olun, gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. Nasılsa ayrılık insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi. Sade ölüm değil ayrılık da yaşamın emri...

Evet, söyledi ya da ben duydum. Duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri. Evet, duydum, söyledi. Her duyduğumda ağladım. Pek çok ağlayışım sırasında duydum. Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma. Soruldu dedi, cevap alındı. Yaşamak dedi, tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz. Zulüm, kimse zalimlik yapmayınca biter, mazlumlar dahil, dedi. Ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı...

Ya gördüm, neyleyim. İnsanlar vardı duvarın içinde. Ya ben hep duvara konuştum ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var. Nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar. Bilmiyorum, belki de ben gerçekten delirdim, onlar haklı belki de... İçinde değil duvarların insanlar, sadece arasındalar...

HİLMİ DURAN - BANA BİR ŞEYHLER OLUYOR


Not: Yaklaşık 1 yıl sonra tekrar yalnızlık başlıklı bir paylaşımda bulunmak sanırım hayatımın seyrini özetliyor.