2 Ağustos 2012 Perşembe

Beynime hapşurdum

Gelinlik giymiş küçük bir kız, yanındaki damatlık giyen ufaklığın poposunu güzelce avuçluyor, çirkin bir köpeğin komik kafa hareketleri derken telefonum çaldı arayan sevgilim. Tam da komikli bir video daha varken aradı, yazıyorum diyemedim çünkü sinirimin bozuk olduğu zamanlarda yazdığımı anlamasından çekindim. (Şimdi bunu okuyup sorular sorma bana sevgilim, öyle işte) Uykum var diyip geçiştirdim, sonra evde oturmaktan sıkıldığımı söyleyecek ve bana bu da iyi gelmeyecek şu an. Sesini duymak iyi geliyor aslında, hatta bu ara iyi gelen tek şey kendisi ama yazıp içimi boşaltmam gerekiyordu kusura bakma.

Bunları yazarken komikli videolar da bitti 199 tl'lik android tablet reklamı girdi şimdi. Her şey mi üst üste gelir? Akıllı tv bile aklısıra taşak geçiyor benimle sanki.

Arkadaşlarımı da özledim. İnsanın etrafında onu anlayanların bulunması güzel şey. Bu ara onları da biraz aksattım ama bunu bile anlıyorlar. Belki Çağlar biraz kızmıştır :) Bazen para olmadığı için bazen de sıcak olduğu için evde oturuyorum. Yalnızken iyi de ev ahalisi çok çekilmiyor. Sürekli kavga sürekli bir gerginlik olacak endişesi. Geçenlerde babama çıkıştım beni daha 20li yaşlarımda sinir hastası ettiniz diye, ilk defa karşılık vermedi. Verse içimi boşaltsam daha mı iyi olurdu bilmiyorum, belki böylesi daha iyi. Nefesimi kontrol etmekte zorlanıyorum. Muhakkak sigaranın da etkisi vardır ama özellikle duygu patlamaları yaşadığım zamanlda oluyor bu. Heh tam bunları yazarken üstüne yemek üzerinden tartışma gerginlik. En yakın zamanda çalışmaya başlayıp kendi hayatımı kurmam gerektiğini düşünüyorum artık. Yoksa ufak beynim kaldıramıcak daha fazla gerginliği.

Bu arada karıncanın ufak bir su damlasından su içmesini de kesinlikle görmelisin. Kahvelerin de üzerine ne güzel şekil yapıyorlar kremayla aklım çıkıyor.

- fıstık
+ efendim?
- sensin fıstık

10 Temmuz 2012 Salı

Merhaba Hüsnü

-  merhaba ben Serest
+ merhaba. ben Kuruntu, Hüsnü Kuruntu

Böyle giriş olur mu? E olcak bi zahmet kusura bakma! Her şey olduğu kadar işte sevgili okuyan.

Psikolojik rahatsızlık düşkünü ergenler gibi, utanmasam obsesif olmak üzereyim dicem. Anlamakta güçlük çektiğim şeyler üzerine kafa yorup kendi beynimi yemeye başladım yine. İstemeden devrik cümle kuran aşıklara döndüm sonunda. Sevgili sevgilimin de katkısı yok diyemem ama. Tek suçlu ben olacak değilim elbet ne sandın. Bir gün çok ilgi gösterip diğer gün yayınca conta yakıyoruz haliyle. İlgi arsızı bana yapılcak şey mi bu, he sen söyle Hüsnü'cüm. (Hüsnü'cüm dememe kızmazsın umarım.) Neyse Hüsnü'cüm bu bad tribi anlatmak da yazmak da iyi gelmiyor şimdi. Hadi şarkı dinleyelim biz seninle, gel hadi.


''Bugünün en sıkılanı ben miyim, samimiyetsiz miyim yoksa kel miyim, laf anlamaz huysuz dedeler gibi bi baktım da fiyakalı bir tripteyim''

10 Haziran 2012 Pazar

Kendime bile kandığıma göre salak olmalıyım

Uzun uzadıya yazmaya gerek yok! Salağım, o kadar!

11 Mayıs 2012 Cuma

Geçen sene yazmışım, kısmet bugüneymiş

Bugün hasta oldum, her yerim ağrıyor. Bugün dediysem öyle bir anda olmaz derler ya büyükler, önceden kaptım heralde şifayı. 2-3 gün yatınca düzelirim heralde her zamanki gibi. Neyse hadi bu geçicek, asıl hastalığımdan nasıl kurtulucam bugünlerde onun sorgulamasını yapıyorum. Bir yandan yalnızlıktan keder yaparken bir yandan da kendi kendimi asosyal duruma düşürmenin salaklığını hissediyorum.

İki gün önce nazilliye döndüm, öncesinde 1 ay boyunca izmirde, memleketimdeydim. Ailemin, arkadaşlarımın, sevdiklerimin çoğunun bulunduğu şehir. İzmirdeyken evde oturmayı sevmiyorum, burası güzel. Ama sürekli görüştüğüm insanlar dışında da yeni kişiler tanıyasım, kendimi onlara açasım yok. Yeni tanıştığım insanlara hep mesafeli, soğuk davranıyorum. Evet, büyüdükçe daha kıl daha uyuz birine dönüşüyor olabilirim, ama bu beni rahatsız ediyorsa ve kurtulmanın bir yolunu bulamıyorsam ve sürekli daha da kötüye gittiğini hissediyorsam sanırım buna da hastalık diyebilirim.

Nazillide de durum pek farklı değil. Ev arkadaşlarım ve birkaç sınıf arkadaşı dışında kimseyle görüşüp bir aktivite içinde yer almıyorum. Hatta evdeyken bile genelde odamdan dışarı çıkmak zulüm oluyor. Neşesiz somurtkan bir adam değilim elbet, sadece hastayım işte. Odamda oturup dizi, film izlemek, oyun oynamak insanlarla iletişim kurmaktan daha basit geliyor.

Semptomlar belli, hastalık belli. İnsan kendi kendisinin doktoru olamayabiliyormuş demekki. Bir doktor gerek. Belki kolumdan tutup, bütün suratsızlığımı uyuzluğumu görmezden gelip beni dışarı atacak, yeni birşeyler yapmam için beni zorlayacak bir şifacı...

10 Mayıs 2012 Perşembe

Neden Olmasındı?

Nerden geldi aklıma bilmiyorum ama bu şarkıyla sardım bu gece bulutsuzluk özlemine. Bir umut tohumu atıyorum beynime, filizlenir mi bilemem. Olmaz diyen de oldu aslında, saçma bulan da ama ben yine de nejat abinin ''neden olmasın''ını kazıdım aklıma.


Filler ve Başım

Çok ihmal ettim seni kusura bakma. Ne hevesim vardı ne de yazdıracak biri, ne de bişey. Bu gece bulutsuzluk özleminden gittim. Migrenimin etkisi yok diyemem ama yine de dinlemeli

20 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Ben Varım Benim Etrafımda

Okulun ilk günleri, herkesin birbiriyle tanışmaya kendini ifade etmeye çalıştığı günler. Çoğumuz, hazırlık sınıfını sorumlu geçmiş. Derslerde hocalardan korkanlar suskun, kendine fazla güvenenler yüksekten uçuyor. Ders araları geldimi, daha gruplaşmalar başlamadığı için herkes aynı cafede aynı metal masaya oturmaya çalışıyor, ki bu masalar normalde en fazla 7-8 kişi alsa da 25 kişilik sınıf mevcutu buraya sığışıp ''habamam sınıfı'' imajı çiziyor. Derslerde susanlardan biri olan ben de masada da soru sorulmadıkça konuşmayıp konuşanları yada bakışanları izleyerek tanımaya çalışıyorum. Herkes şen şakrak, espriler havada uçuşuyor, kırk yıllık dostlar gibiyiz, hele bazıları dozunu kaçırıp enseye tokat popoya şaplak moduna girmeye hazırlanıyorlar. Susuyorum, soru sorulmadıkça. Kendi çapımda gözlem yapmaya çalışıyorum.

İlk günler akıp gidiyor, hala 25 kişi aynı masada oturuyoruz. Artık konular, dersler ve dünyevi konulara dönüyor. Ben hala çok konuşamıyorum. Kendimi iyi ifade edecek, esprilerle masayı şenlendircek biri değilim zaten. Hem bu görevi üstlenenler de var. Ağzımı açıp esprili hikayeler anlatsam sanki bu adamlar hikayemi bozup kendi esprileriyle reklamlarını yapacaklar gibi geliyor. Korkuyorum onlardan o ortamda. Ya hacı bizim de bi gün şey olmuştu diyecek oluyorum biri girip kesiyor lafımı, kendi hikayesini anlatıyor. Silik bir tipim heralde. Kimse benden güzel bi hikaye beklemiyor. Bekleseler, dur be adam, şu çocukcağız da konuşsun bi, kesme diyecekler. Çocukcağızım çünkü ben. O, kendileri hep en iyi hikayeyi anlatcak olanlar, konuşulan konu hakkında en iyisi kendisi olanlar, lafını kesecek biri olsa şakayla karışık laf sokup ilgiyi kendi üzerine çekecek olanlar için ben bir çocukcağızım orda.

Yavaş yavaş gruplaşmalar başlıyor. Bu esprili, sadece ağızları laf yaptığı için her konuda iyi zannedilen arkadaşlar gruplarına kızları topluyor, benim gibi susanlar berbere gidip top ense yaptırıyor ve birbirimizi ense traşımızdan tanıyıp aynı yere oturuyoruz. Cafelerdeki böyle masalara sap masası deniyor. Yanlış mı? Hayır. Adamların tek iyi yapabildiği konuşmak olmasına ramen herşeyde en iyi kendisi gibi anlatması büyük avantaj. Kızlar neden gelsin bizim masaya oğlum? Ne gülüncek bi espri yapıyoruz ne de çekici bir özelliğimiz var. Ortaokulda sınıf birincisi olmuşum hangi kızın umrunda.

Gruplaşmalar oluşmuş ama arada aynı masada da oturuyoruz. Vize ve final haftaları gelince yani. Sınavdan çıkıyoruz, oturalım bi kritik yapalım, öpülmüş kıçın davasını kuralım diye yine aynı masaya çömeliyoruz. Sığıntı gibiyim sanki masada. Kalk bize kahve al lan dese, tabi abi dicem. Senin nasıl geçti kardeşim, diyor. Çünkü sınav zamanı kardeşlik duyguları kabardı. İyi be ahbap, 80 falan alırım, desem olur mu? Eh işte fena değil diyorum. Valla çok zordu sorular ama en az 90 alırım demesiyle bitiriyor orda beni. Vaaay be diyorum sadece. Sınav mevzusu çabuk kapanıyor masada, havadan sudan muhabbetlere dönüyor. Sen neler yapıyorsun okul dışında, antrenörlük falan yapıyor musun, diyor. Üzerime oynuyor sanki şerefsiz. Yok be abi ne antrenörlüğü, takılıyoruz işte dediğim de kötü bişey olacağını hissettim sanırım. Başlıyor adam anlatmaya. ''Şöyle antrenörüm böyle antrenörüm, geçen bir maça çıktık şöyle oldu, maçı böyle çevirdim. Sporculuk zamanımda da süperdim ben, izmirde beni tutamazlardı. Şimdiki jenerasyon benim zamanımda ki gibi değil'' Ulen biri de ''yeter be adam sus artık, bırak kendini anlatmayı'' demiyor. Masada hiçbir özelliği olmayan boş beleş adam pozisyonuna düşüyorum.

Tamam anlıyorum, anlattıkları doğrudur veya yalandır umrumda değil. Ama bırak artık kendini anlatmayı, övmeyi, ispatlamayı, ilgi çekmeyi. Başkalarına laf sokup kızlar üzerinde olumlu etki yaratmayı çalışmayı bırak. Sen işini yap, bırak insanlar seni övsün. Korkutma artık beni de o masaya oturmaktan. Senin yüzünden susmayayım ben de, iki kelam edeyim, derdimi anlatabileyim. Kim bilir belki kızlar beni de sever

not: vay be bu yazı dergide çıktıydı, de gidi