25 Eylül 2012 Salı

3 Günlük Hasret



3 gün sürdü cehennem, koca bir 3 gün. Uykusuz, yemeksiz, yorgun 3 gün... Her gecenin sonunda güneş doğarmış, derler. Gün doğdu diyemem. Hala çok yorgunum, zihnim çöplük gibi oldu. Karmakarışık her şey sanki, istediğim aradığım şeyi bulamıyorum beynimin içinde. Gün doğmadı hala evet. Ama karanlıkta beklerken, beklediğim, inandığım yıldız, ışığıyla geldi yanıma. Kafamı koyup dinlenme vaktini haberledi. ''Uyu. Her şey gün doğunca güzel olacak, sen uyu'' Şimdi uyuyorum, uyanınca bu sefer mutluluğu anlatırım.



Kadından;

Canımın içi
Aşkların en güzeli
Gizemin sevgilisi
Rasyonel birisi
İçimden bir parça sanki

Adamdan;

Göğe baktım durdum
İnandım, yıldızım orda
Zenginliğim, her şeyim
Eskimez kalbim onda
Mutluluk, sonsuz onda

Özlem, varsın gelsin
Zevk verir bana anca
Aşkların en güzelisin
Kalbine attım kanca
Ismarlama değil bu
Nerden geldim hiç sorma
Cıs dedi sanki kalbim
Islandı gözyaşıyla

...



Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım
Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin
Sözüm yok şu benden kırıldığına
İdip başka dala sarıldığıma
Gönülüm inanmıyor ayrıldığına
Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin
Garibim can yıkıp gönül kırmadım
Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
Daha bir gönüle ikrar vermedim
Batınım sen oldun zahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin

NEŞET ERTAŞ

24 Eylül 2012 Pazartesi

Dua

Yemeği geçtim, uyku da yok, aşktansa bana kalan sadece umut. Olmayacak duaya amin denir mi?
Yemin ederim her gün dua edip her gün amin derim. Umudumu çöpe atıp devam etmektense, hem devam ederim hem de umutla dua ederim gelsin(sevsin) diye. Velhasıl gidemeyiz de artık yanına, bana gelmesini istemek ağlamasını görmekten iyi değil.
Her duamda 'dön'...

olsa ya

'2'yi al, yan çevir, çek bi çizgi, oldu mu sana '∞'


Gitti

Gitme be kadın!
Daha mutlu olcak bir ömür varken 3 ay için teşekkür mü edilir hiç
Daha beraber güleceğimiz onca gün, gülerek gözlerimizin içine bakıp birbirimize dokunacağımız onlarca an varken nereye gidiyosun
Gitme dedik işte, böyle hiç komik olmuyor.
Daha burçaktan aldığım tüyolarla en güzel çiçeği alamadım bile ben nereye gidiyorsun
Aklımda yapılacaklar listesinde onca süpriz varken gitme be kadın
Daha izmirin sevgililer klasiği martıları beslemedik seninle, kendi yatağımız olmadan nereye gidiyorsun, buz patenine bile gidemedik, daha beraber sinemaya gidip ilk izlediğimiz filmi unutunca trip atamadık birbirimize
Gitme dedik anla işte
Daha gülüşüne doymadım ben nereye gidiyorsun
Bir günümün sensiz geçmesine üzülürken bir ömür sokmak nedir araya, ne sanıyorsun kendini, nereye gidiyorsun
Kızmıyorum gitmene, hak da veriyorum belki ama nereye gidiyorsun be kadın, gitme dedik işte
Kolay mı sanıyorsun bu kadar kolay vazgeçmek, kolay mı tenlerimizin kokusunu unutmak, derler ya ''parfümün kokusunu bulurum da boynunun kendi kokusunu napıcaz''
Biliyorum bin kere de gitme desem gidiceksin...
İnancını nasıl kaybettirdim, kendimi nasıl sevdirmekten vazgeçtirdim bilmiyorum ama gitme be kadın
Daha sana layık olamayacak hediyeleri bile alamadım nereye gidiyorsun
3 aya sığdırılan bu kadar mutluluk, o kadar güzel anıyı bırakıp nereye gidiyorsun, daha güzel günlere gelmedik bile
Daha ''göğe bakıcaktık'' seninle, bir otobüse binip şehir dışına çıkıcaktık, merak ettiğimiz yerde inip gezicek, sonra devam edicektik
Sen bensiz o otobüse binip nereye gidiyorsun gitme be kadın!
Ben senden fazlasıyla razıyken beni düşündüğünü söyleyip nereye gidiyorsun
Nasıl vazgeçiyosun beni sevmekten ben sana bu kadar inançlıyken
Yapma bunu... öldürme beni... öldürme bizi...
Gitme...

o gemi gelecek!?



-ölmüş babasının gemiyle geleceği ümidiyle her gün sahilde gemilere el sallayan bir adam ismail abi, umuduyla mutlu olup yaşayan.
+ ben gemiyle gelmicem ama
- ama ben de umudumu kaybetmicem ismail abi gibi, gözüm sokakta olacak her gün...

insanın bir umudu olmalı elbet, ve o umudu paylaşacak arkadaşları...

mağluptur bu yolda galip

Sonunda vazgeçtim masaldan. Bir adım ileri atmak isterken olduğum yerde kalakaldım. Kendi mutluluğum için çabalama planları yaparken mağlup etti beni aşkı. Sırf o üzülmesin diye şebeklik yaptım, gözyaşlarım kalbime akarken. Tuz kalbe iyi gelmiyormuş biliyor muydun? Nasıl durdum ayakta nasıl bayılmadım hiç cevap veremeyeceğim sorular arasına girdiler. Konuşacak yapacak bin tane şey düşünürken güzel gülen bir kadının göz yaşlarına mağlup oldum. Sırf o mutlu olsun diye vazgeçtim kendimden...

23 Eylül 2012 Pazar

Rüya?






- özür mü dilersin? ama işte yapıp yapıp özür diliyosun benjamin... ama önce sen beni bi uyandırır mısın, valla,  çünkü çok zor durumdayım sıkıştım kaldım burda ayakta zor duruyorum biliyor musun

- ben gerçekten böyle olsun istememiştim, özür dilerim

-baba gidiyor adam bişey söyle uyandırsın beni

....

- ben böyle bir şeyi kaldıramam baba ya, nolur yani, şunu alıp kafama vurur musun bi tane, allah aşkına ya, valla vur, vur kafama çünkü uyanmak istiyorum yani, kafam çok karışık şu anda. Baba! vur, kafama vur, nolur beni uyandır, allah aşkına uyandır, ben bunu kaldırabilecek durumda değilim. Bana o kadar sert vur ki uyanayım.. eğer uyanmıyorsam da, Baba, göm beni buraya...

ne gömüldüm oraya ne de uyanabildim, sıkıştım kaldım olduğum yerde. tamam bir mecnun, ferhat ya da romeo değilim elbette. Belki hiç kimse bilmeyecek, kimse bahsetmicek benden, gazetelerin 3 sayfalarında bile okunmucak adım, bir kaç arkadaş fısıldayacak kulaktan kulağa sonra unutulacak. Kimse bilsin istediğimden de değil ya işte sırf laf. Ettiğim ve edeceğim laflarla yaşayacak bu masal. Ne mecnunluk yapabilirim ne ferhat gibi dağları delebilirim, ama vazgeçemem. Kendi masalımı yazmaktan dönemem, gözlerini gözlerimden kaçırma sakın. Benim rüyamsa eğer kontrolü sana bırakamam, anla.
Masal kahramanı olamadık belki, belki büyük adam da olamadık kahraman olmak için ama vazgeçmedim. Gülen yüzünün hayalini yaşatacağım sen gelene kadar. Umut ister ver ister verme başka çare yok

- o gemi bir gün gelecek ismail abi!

2 Ağustos 2012 Perşembe

Beynime hapşurdum

Gelinlik giymiş küçük bir kız, yanındaki damatlık giyen ufaklığın poposunu güzelce avuçluyor, çirkin bir köpeğin komik kafa hareketleri derken telefonum çaldı arayan sevgilim. Tam da komikli bir video daha varken aradı, yazıyorum diyemedim çünkü sinirimin bozuk olduğu zamanlarda yazdığımı anlamasından çekindim. (Şimdi bunu okuyup sorular sorma bana sevgilim, öyle işte) Uykum var diyip geçiştirdim, sonra evde oturmaktan sıkıldığımı söyleyecek ve bana bu da iyi gelmeyecek şu an. Sesini duymak iyi geliyor aslında, hatta bu ara iyi gelen tek şey kendisi ama yazıp içimi boşaltmam gerekiyordu kusura bakma.

Bunları yazarken komikli videolar da bitti 199 tl'lik android tablet reklamı girdi şimdi. Her şey mi üst üste gelir? Akıllı tv bile aklısıra taşak geçiyor benimle sanki.

Arkadaşlarımı da özledim. İnsanın etrafında onu anlayanların bulunması güzel şey. Bu ara onları da biraz aksattım ama bunu bile anlıyorlar. Belki Çağlar biraz kızmıştır :) Bazen para olmadığı için bazen de sıcak olduğu için evde oturuyorum. Yalnızken iyi de ev ahalisi çok çekilmiyor. Sürekli kavga sürekli bir gerginlik olacak endişesi. Geçenlerde babama çıkıştım beni daha 20li yaşlarımda sinir hastası ettiniz diye, ilk defa karşılık vermedi. Verse içimi boşaltsam daha mı iyi olurdu bilmiyorum, belki böylesi daha iyi. Nefesimi kontrol etmekte zorlanıyorum. Muhakkak sigaranın da etkisi vardır ama özellikle duygu patlamaları yaşadığım zamanlda oluyor bu. Heh tam bunları yazarken üstüne yemek üzerinden tartışma gerginlik. En yakın zamanda çalışmaya başlayıp kendi hayatımı kurmam gerektiğini düşünüyorum artık. Yoksa ufak beynim kaldıramıcak daha fazla gerginliği.

Bu arada karıncanın ufak bir su damlasından su içmesini de kesinlikle görmelisin. Kahvelerin de üzerine ne güzel şekil yapıyorlar kremayla aklım çıkıyor.

- fıstık
+ efendim?
- sensin fıstık

10 Temmuz 2012 Salı

Merhaba Hüsnü

-  merhaba ben Serest
+ merhaba. ben Kuruntu, Hüsnü Kuruntu

Böyle giriş olur mu? E olcak bi zahmet kusura bakma! Her şey olduğu kadar işte sevgili okuyan.

Psikolojik rahatsızlık düşkünü ergenler gibi, utanmasam obsesif olmak üzereyim dicem. Anlamakta güçlük çektiğim şeyler üzerine kafa yorup kendi beynimi yemeye başladım yine. İstemeden devrik cümle kuran aşıklara döndüm sonunda. Sevgili sevgilimin de katkısı yok diyemem ama. Tek suçlu ben olacak değilim elbet ne sandın. Bir gün çok ilgi gösterip diğer gün yayınca conta yakıyoruz haliyle. İlgi arsızı bana yapılcak şey mi bu, he sen söyle Hüsnü'cüm. (Hüsnü'cüm dememe kızmazsın umarım.) Neyse Hüsnü'cüm bu bad tribi anlatmak da yazmak da iyi gelmiyor şimdi. Hadi şarkı dinleyelim biz seninle, gel hadi.


''Bugünün en sıkılanı ben miyim, samimiyetsiz miyim yoksa kel miyim, laf anlamaz huysuz dedeler gibi bi baktım da fiyakalı bir tripteyim''

10 Haziran 2012 Pazar

Kendime bile kandığıma göre salak olmalıyım

Uzun uzadıya yazmaya gerek yok! Salağım, o kadar!

11 Mayıs 2012 Cuma

Geçen sene yazmışım, kısmet bugüneymiş

Bugün hasta oldum, her yerim ağrıyor. Bugün dediysem öyle bir anda olmaz derler ya büyükler, önceden kaptım heralde şifayı. 2-3 gün yatınca düzelirim heralde her zamanki gibi. Neyse hadi bu geçicek, asıl hastalığımdan nasıl kurtulucam bugünlerde onun sorgulamasını yapıyorum. Bir yandan yalnızlıktan keder yaparken bir yandan da kendi kendimi asosyal duruma düşürmenin salaklığını hissediyorum.

İki gün önce nazilliye döndüm, öncesinde 1 ay boyunca izmirde, memleketimdeydim. Ailemin, arkadaşlarımın, sevdiklerimin çoğunun bulunduğu şehir. İzmirdeyken evde oturmayı sevmiyorum, burası güzel. Ama sürekli görüştüğüm insanlar dışında da yeni kişiler tanıyasım, kendimi onlara açasım yok. Yeni tanıştığım insanlara hep mesafeli, soğuk davranıyorum. Evet, büyüdükçe daha kıl daha uyuz birine dönüşüyor olabilirim, ama bu beni rahatsız ediyorsa ve kurtulmanın bir yolunu bulamıyorsam ve sürekli daha da kötüye gittiğini hissediyorsam sanırım buna da hastalık diyebilirim.

Nazillide de durum pek farklı değil. Ev arkadaşlarım ve birkaç sınıf arkadaşı dışında kimseyle görüşüp bir aktivite içinde yer almıyorum. Hatta evdeyken bile genelde odamdan dışarı çıkmak zulüm oluyor. Neşesiz somurtkan bir adam değilim elbet, sadece hastayım işte. Odamda oturup dizi, film izlemek, oyun oynamak insanlarla iletişim kurmaktan daha basit geliyor.

Semptomlar belli, hastalık belli. İnsan kendi kendisinin doktoru olamayabiliyormuş demekki. Bir doktor gerek. Belki kolumdan tutup, bütün suratsızlığımı uyuzluğumu görmezden gelip beni dışarı atacak, yeni birşeyler yapmam için beni zorlayacak bir şifacı...

10 Mayıs 2012 Perşembe

Neden Olmasındı?

Nerden geldi aklıma bilmiyorum ama bu şarkıyla sardım bu gece bulutsuzluk özlemine. Bir umut tohumu atıyorum beynime, filizlenir mi bilemem. Olmaz diyen de oldu aslında, saçma bulan da ama ben yine de nejat abinin ''neden olmasın''ını kazıdım aklıma.


Filler ve Başım

Çok ihmal ettim seni kusura bakma. Ne hevesim vardı ne de yazdıracak biri, ne de bişey. Bu gece bulutsuzluk özleminden gittim. Migrenimin etkisi yok diyemem ama yine de dinlemeli

20 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Ben Varım Benim Etrafımda

Okulun ilk günleri, herkesin birbiriyle tanışmaya kendini ifade etmeye çalıştığı günler. Çoğumuz, hazırlık sınıfını sorumlu geçmiş. Derslerde hocalardan korkanlar suskun, kendine fazla güvenenler yüksekten uçuyor. Ders araları geldimi, daha gruplaşmalar başlamadığı için herkes aynı cafede aynı metal masaya oturmaya çalışıyor, ki bu masalar normalde en fazla 7-8 kişi alsa da 25 kişilik sınıf mevcutu buraya sığışıp ''habamam sınıfı'' imajı çiziyor. Derslerde susanlardan biri olan ben de masada da soru sorulmadıkça konuşmayıp konuşanları yada bakışanları izleyerek tanımaya çalışıyorum. Herkes şen şakrak, espriler havada uçuşuyor, kırk yıllık dostlar gibiyiz, hele bazıları dozunu kaçırıp enseye tokat popoya şaplak moduna girmeye hazırlanıyorlar. Susuyorum, soru sorulmadıkça. Kendi çapımda gözlem yapmaya çalışıyorum.

İlk günler akıp gidiyor, hala 25 kişi aynı masada oturuyoruz. Artık konular, dersler ve dünyevi konulara dönüyor. Ben hala çok konuşamıyorum. Kendimi iyi ifade edecek, esprilerle masayı şenlendircek biri değilim zaten. Hem bu görevi üstlenenler de var. Ağzımı açıp esprili hikayeler anlatsam sanki bu adamlar hikayemi bozup kendi esprileriyle reklamlarını yapacaklar gibi geliyor. Korkuyorum onlardan o ortamda. Ya hacı bizim de bi gün şey olmuştu diyecek oluyorum biri girip kesiyor lafımı, kendi hikayesini anlatıyor. Silik bir tipim heralde. Kimse benden güzel bi hikaye beklemiyor. Bekleseler, dur be adam, şu çocukcağız da konuşsun bi, kesme diyecekler. Çocukcağızım çünkü ben. O, kendileri hep en iyi hikayeyi anlatcak olanlar, konuşulan konu hakkında en iyisi kendisi olanlar, lafını kesecek biri olsa şakayla karışık laf sokup ilgiyi kendi üzerine çekecek olanlar için ben bir çocukcağızım orda.

Yavaş yavaş gruplaşmalar başlıyor. Bu esprili, sadece ağızları laf yaptığı için her konuda iyi zannedilen arkadaşlar gruplarına kızları topluyor, benim gibi susanlar berbere gidip top ense yaptırıyor ve birbirimizi ense traşımızdan tanıyıp aynı yere oturuyoruz. Cafelerdeki böyle masalara sap masası deniyor. Yanlış mı? Hayır. Adamların tek iyi yapabildiği konuşmak olmasına ramen herşeyde en iyi kendisi gibi anlatması büyük avantaj. Kızlar neden gelsin bizim masaya oğlum? Ne gülüncek bi espri yapıyoruz ne de çekici bir özelliğimiz var. Ortaokulda sınıf birincisi olmuşum hangi kızın umrunda.

Gruplaşmalar oluşmuş ama arada aynı masada da oturuyoruz. Vize ve final haftaları gelince yani. Sınavdan çıkıyoruz, oturalım bi kritik yapalım, öpülmüş kıçın davasını kuralım diye yine aynı masaya çömeliyoruz. Sığıntı gibiyim sanki masada. Kalk bize kahve al lan dese, tabi abi dicem. Senin nasıl geçti kardeşim, diyor. Çünkü sınav zamanı kardeşlik duyguları kabardı. İyi be ahbap, 80 falan alırım, desem olur mu? Eh işte fena değil diyorum. Valla çok zordu sorular ama en az 90 alırım demesiyle bitiriyor orda beni. Vaaay be diyorum sadece. Sınav mevzusu çabuk kapanıyor masada, havadan sudan muhabbetlere dönüyor. Sen neler yapıyorsun okul dışında, antrenörlük falan yapıyor musun, diyor. Üzerime oynuyor sanki şerefsiz. Yok be abi ne antrenörlüğü, takılıyoruz işte dediğim de kötü bişey olacağını hissettim sanırım. Başlıyor adam anlatmaya. ''Şöyle antrenörüm böyle antrenörüm, geçen bir maça çıktık şöyle oldu, maçı böyle çevirdim. Sporculuk zamanımda da süperdim ben, izmirde beni tutamazlardı. Şimdiki jenerasyon benim zamanımda ki gibi değil'' Ulen biri de ''yeter be adam sus artık, bırak kendini anlatmayı'' demiyor. Masada hiçbir özelliği olmayan boş beleş adam pozisyonuna düşüyorum.

Tamam anlıyorum, anlattıkları doğrudur veya yalandır umrumda değil. Ama bırak artık kendini anlatmayı, övmeyi, ispatlamayı, ilgi çekmeyi. Başkalarına laf sokup kızlar üzerinde olumlu etki yaratmayı çalışmayı bırak. Sen işini yap, bırak insanlar seni övsün. Korkutma artık beni de o masaya oturmaktan. Senin yüzünden susmayayım ben de, iki kelam edeyim, derdimi anlatabileyim. Kim bilir belki kızlar beni de sever

not: vay be bu yazı dergide çıktıydı, de gidi

15 Aralık 2010 Çarşamba

Yalnızlık

Her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında. Tek sermayesi... Sahip olduğu tek şeydir, kıymetini bilmelidir, dedi.

Yalnızdır insan. Hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır. Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur şehir şehir, ülke ülke. Kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da. İnsan bir ölümü istemez bir de ondan beter bir yalnızlığı,ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında. Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi. Tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın. Aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi. Aşık olun, gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. Nasılsa ayrılık insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi. Sade ölüm değil ayrılık da yaşamın emri...

Evet, söyledi ya da ben duydum. Duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri. Evet, duydum, söyledi. Her duyduğumda ağladım. Pek çok ağlayışım sırasında duydum. Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma. Soruldu dedi, cevap alındı. Yaşamak dedi, tek marifetiniz, biraz özen gösteriniz. Zulüm, kimse zalimlik yapmayınca biter, mazlumlar dahil, dedi. Ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı...

Ya gördüm, neyleyim. İnsanlar vardı duvarın içinde. Ya ben hep duvara konuştum ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var. Nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar. Bilmiyorum, belki de ben gerçekten delirdim, onlar haklı belki de... İçinde değil duvarların insanlar, sadece arasındalar...

HİLMİ DURAN - BANA BİR ŞEYHLER OLUYOR


Not: Yaklaşık 1 yıl sonra tekrar yalnızlık başlıklı bir paylaşımda bulunmak sanırım hayatımın seyrini özetliyor.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Yalnız mısın?

''Su gibi tüketiyoruz kendimizi tek dikişte. Zamanımızın, hayatımızın, yaşımızın, aşkımızın, sevgimizin değerini bilmeden yaşıyoruz'' dedi otobüste yanıma oturan fötr şapkalı amca. Fötr şapkalı bir amcaya göre felsefeyle fazla ilgileniyordu ya da gençliğini aradığı yaşlara gelmişti.

Eğer otobüste yanınıza oturup sizinle konuşmaya çalışan bir yaşlı varsa herşeyine onay vermelisiniz. Dediklerine inanmasanız da vereceğiniz olumsuz bir yanıt sizi daha çok genç ve toy durumuna düşürecek bir gülümsemeyle karşı karşıya getirecektir, ki öyle olduğunuzu bilseniz bile bu bir boks maçında maçı kaybedeceğinizi bilmenize ramen maça çıkıp maçı göbeğinizden ısırılarak yenilmişsiniz hissi uyandıracaktır.

Kafamı sallayıp ''doğru'' dedim fötrlü amcaya. Biliniz ki vereceğiniz onay daha çok darbe alacaksanız ama diğer şıktan daha acısız bir mağlubiyet görecekseniz demektir. Bunu bilen fötrlü devam etti. ''İnsanlar kalplerinin değerini yeterince bilemiyorlar. Siz gençler birini seversiniz, peşinden koşup aklınıza daha önce gelmeyecek şeyleri yaparsınız, peki ulaştığınız zaman neden sevginizi göstermekten kaçınırsınız?'' dedi. Heh dedim içimden fötrlü amca şimdi ilgimi çekmeye başladın işte. Çünkü ben de her genç gibi aşklı meşkli konulara gereğinden fazla ilgiliyim. ''Yanında sevdiğin sevgili olsun ister de neden yanındayken o yokmuş gibi davranır insan!? Kıymet bilmemek de değil aslında ya bu'' Fötr şapkalı amca gözümde Shangai Tapınaklarından gelen bir rahibe, Kung-fu ustası bir sensei'ye, yemek tarifi veren Emine Beder'e dönüşmüştü gözümde.

Yalnız kalmaktan korkuyorsunuz, dedi. ''Yalnız kalmaktan korkup birinin peşinden koşuyorsunuz, sonra da aslında istediğinizin o olmadığını anladığınızda alışkanlıklarınızdan kurtulamıyorsunuz. Kötü giden evlilikler gibi birbirinizi sevmeseniz de birbirinize alışmış olmaktan dolayı kopamıyor, eziyet çektiriyorsunuz.'' O arada gözüm otobüse binen sarışına takıldı, ki kendisi takılınmıcak gibi değildi. Sensei'nin dediklerini kaçırmaya, takip edememeye başlamıştım. 2-3 durak sonra sarışın kapıya yöneldi, tam artık sensei'ye dikkatimi verebilirim derken o da iyi günler diliyip kapıya yöneldi.

Fötrlü amcadan sonra düşünmeye başladım, o beğendiğim sarışını tanımadığım gibi birçok tanımadığım kişinin peşinden koşmuştum şimdiye kadar. Şimdi de güzel bir kızla tanışsam peşinden koşmak gibi bir hak veriyordu bana yalnızlık. Ama bize Ahmet Çakar misali seçenekler sunan 'yalnızlık' bedelini de istiyordu zamanı gelince. Sadece fıstık gibi diye bir kızın peşinden koşup sevgili olma çabalarının başarılı olması ilk başlarda ne kadar mutlu etse de, birbiriyle anlaşamayan iki kişinin yanyanayken ki yalnızlığı da bir o kadar acı verebilir. Eski yalnızlığınızla şimdi yalnızlığın arasında bir seçim sunar bu sefer size 'yalnızlık'. En azından kafam rahattı diyip kendi yalnızlığınıza dönersiniz. Bu sefer de birinin sıcak ellerinii sevildiğini hissedememek koyar.

İçimden bunlar geçerken otobüste ne sarışın kaldı ne esmer. Otobüsten indim... Eve doğru yürüdüm tek başıma...


3 Temmuz 2009 Cuma

Sabah Kuşu

Uykusuz bir gecenin sabahında köpek havlamalarıyla irkilip kalkıyorum yerimden. Hatta havlama denemez yaptıklarına, haykırıyorlar adeta. Birilerinin onlara eziyet çektirdiğini düşünerek balkona fırlamamla sesler kesiliyor. Etrafta ne köpek var ne de bir insan. Saat 6ya geliyor ve güneş daha yeni doğmak üzere. Tam içeri girmek üzereyken çok da aşina olmadığım bir kuş sesi. Tekrar dönüyorum balkona meraktan. Çaprazımızdaki apartmanın bacasının üstünde, sonradan martı olduğuna kanaat getirdiğim, bir kuş.

Ötüp duruyor, sanki birini çağırır gibi. İzlemeye başlıyorum, beni farkediyor. Havalanıyor bacanın üstünden, bizim çatının üstünden bir u dönüşü yapıp tekrar bacanın üstüne konuyor. Ötmeye devam. Bu kısa turu ve sabah sabah ötüşü hoşuma gidiyor. Yaslanıp arkama izlemeye devam ediyorum. Çok geçmeden aynı uçuşu tekrarlıyor. Selamlaşıyoruz adeta, aptalca gülüyorum halime. Uykusuzluğumun arkadaşı oluyor sabah kuşu.

Çok geçmeden bir tane daha geliyor yanına. Hani çok sevdiğin bir arkadaşınla bir yerlerde otururken, arkadaşının başka bir iyi arkadaşı gelirde muhabbetin ortasına oturur, ona nasıl davranacağını bilememekle arkadaşını ondan kıskanmak arasında gidip gelirsin ya, sonradan gelen martıya yaklaşımımı bu düzeyde tutuyorum bu yüzden. Hem mesafeliyim, ona bakmadığımı belli ediyorum ama bir yandan da arkadaşımı üzmemeye çalışıyorum. Yuva yapmışlar meğersem bizimkiler. Denize böyle uzak bir yerde yuva yapmalarının ilginçliğini babam söylemese umrumda değildi. Bu tespit karşısında çok düşünmüyorum da hatta.

Birkaç gün sonra bir sabah tekrar rastlaşıyoruz arkadaşımla. Bu sefer yanında 3 yavrusu daha var. Selamlaşıyoruz. Bacasından bir bana bakıyor bir de yavrularına. Tur atmıyor apartmanımızın üstünden. İçeri dönüyorum…

21 Mayıs 2009 Perşembe

Migrene Ağıt

Yalnızlığımın dert ortağı, minoset plusla ortak arkadaşımsın
Sen benim kafamın için ettin ya, Allah'ından bulasın

9 Nisan 2009 Perşembe

Aynı Gün

Her gün birbirinin aynı gibi geliyor artık. Sabah uyanıyorum, aynı kahvaltıyı edip aynı oyunu oynuyorum. Aynı insanları görüyorum sürekli, ve güneş neden hep aynı yerden batıyor? Nerden doğduğuyla ilgilenmiyorum, zaten doğuşuna hiç dikkat etmiyorum. Gittiğim bakkal hep aynı, bakkal sahibi amca bu yüzden beni çok seviyor olmalı. Sigarama çok sadığım ve hep yukarı üflüyorum. Hiç de değiştirmedim daha. Bu yüzden de en azından ayda bir kere bana bedava sigara vermeliler. Vermezlerse de ekime kadar afedersin. Akşam hep aynı odada oturup aynı televizyonun aynı kanalının aynı programlarını izliyorum.(Belki bir uydu olsaydı başka kanalları da izlerdim ama şimdilik sadece atv çekiyor antenle) Gece olunca hep aynı yatağa yatıyorum ki aslında en sevdiğim tarafı da bu günün. Kendi yatağımdan başka yatakta uyumayı sevmiyorum.
Günü anlatırken ne çabuk bitirdim!? Sanırım hep aynı şeyleri yapmanın sıkkınlığından atlıyorum çoğu şeyi, sıkmış beni... Hep ''Yes Man''deki Jim Carey olmak istesem de aslında ''Groundhog Day''deki Biil Murray'i oynuyorum.